ACI

“Sanırsın yüzlerinde yeryüzü”

Ahşap cumbaların uzandığı, rengârenk çiçeklerin neşeli bir cümbüşle şımardığı, Arnavut kaldırımı taşlar ve işlemeli ahşap kapıların dünden bugüne hatıralardan bir zaman tüneli açtığı dar sokaktan geçerek sahile iniyorum. Kayalıklara çarparak beyaz köpüklere dönüşen mavi içine çekiyor sanki. Havaya buram buram deniz kokusu dağılıyor sonra. Gökyüzü hüzünlü saldı salacak gözyaşlarını. İki katlı eski Rum evinin kayalıklara doğru uzanan ve mini bir kafeye dönüştürülmüş terasına ulaşıyorum. Nostalji kokan bu mekânı, dünyalar tatlısı, hoş bir çift işletiyor. Huşu içinde, relaks ses tonlarına her vakit şahit olduğum bu çift; sırıtmadan uzak, ağır bir tebessümle bakıyorlar her daim birbirlerine ve etrafa. Sanırsın yüzlerinde yeryüzü.


  Dalgalara yakın olmak istiyorum. Böylelikle dalgaların asi hırçın hışımlarının yanında, hışmım küçülüyor içimde. İyi bir demir ustasının elinden çıktığı belli olan, araları dantel gibi kibar kıvrımlarla işlenmiş, beyaz korkulukların yanına oturuyorum. Dalgaların her çarpışında deniz kokusu doluyor burnuma. Kısa bir süre sonra yanıma geliyor yüzü ve gözü anlam yüklü sevecen naif kadın. Her türlü kavgasını bitirmiş ve rafa kaldırmış sanki. Neydi acaba onu böylesine terbiye eden. Fıtratı mı böyleydi? Hayır, dedim içimden. Yaşanmışlık kokuyor bakışları. Aklımın içinde ışık hızıyla hareket eden düşüncelerimi, yumuşak sesiyle böldü. Düşüncelere kapılmışken kim bilir nasıl bakıyordum ona.
Ah zihnim… İşte yine; bedenimle aynı ortamda olmaktan çok uzaktı ve çoktan farklı şeylere yoğunlaşıp ayrıştırmıştı kendini. Yaşadığı zaman ve mekandan muaftı. İlk söylediğinde sorusunu anlamamış olsam gerek ki; kulağımda ikinci kez yankılanan sesi anlam bularak bir cümleye dönüşebildi zihnimde ve cevap verebildim.


Zehra: Ne alırsın tatlım?


-Kahve lütfen.


Hemen dedi ve tam gidecekken geriye döndü.


Zehra: Uzun zamandır görünmüyorsun.


-Evet. İş, güç ve birazda evin tatlı mahremiyetinden çıkmak pek çekici gelmiyordu doğrusu.


Başka bir şey sormadı ve dönüp mutfağa doğru gitti. Gözümü yine maviliklere çevirdim ve takiben ufuk çizgisini seyre daldım. Zihnimi özgür bırakmak, genişletmek gibiydi ufka dalmak. Üzerime gelen tüm düşünce yığınları öyle bir dağılıyordu ki; ufacık kalıyordu bu mavinin türlü tonlara büründüğü uçsuz bucaksız derinlikte.
   Masaya konan kahve kokusunun burnuma ulaşmasıyla ve naif kadın Zehra ablanın sesiyle irkilerek geri döndüm içinde kıvrandığım bedene.


Zehra: Nasıl derine dalmalardır bu böyle?


Dedi ve elinde ikinci bir kahve fincanıyla, teklifsiz sandalyeyi işaret ederek karşıma oturdu.
-Derine dalmak mı?


Zehra: Evet. Dalgınsın.


Yüzümde hafif ve işgüzar bir tebessümle;


-Ufuk çizgisinde yol alıyordum hâlbuki. Yüzeyde, yüzeğeldeydim yani.


O ise gayet ciddi ve içimdeki asi isyanı anlamış gibi bir cevapla karşıladı beni.


Zehra: Ufuk çizgisi, denizlerin bin fersah altından daha derindir güzelim. Her derinliğin bir sonu vardır. Ufkun sonu yoktur, fezadır. Gitmeyi bilene gittikçe açılır.


Anlamıştım onu. Oysa ben ne gitmeyi becerebiliyordum, ne de kalmayı. İçime saplanıp kalmış onlarca sancıyla baş etmeye çalışıyordum. Acı; Fazlası hissiyatsızlığı başlatıyordu. Öyle ki durağanlaşan, donup kalan, vücudu geçici felç eden, hareketlerini kısıtlayan fakat zihni delicesine uyaran bir etkisi vardı.
Evet, anlamıştım onu anlamasına ama savunma mekanizması bu ya, alaycı bir tonla soru sorup neler söyleyeceğini duymak istemiştim.


-Gitmeyi bilmek nasıl oluyor ki?


Zehra: Kimse kolay kolay zihnini ufuklar gibi açıp düşünceleriyle yüzleşmek istemez ya da ne hissettiğiyle. Gitmek kendi kendinin üstüne yürümektir.


-Sen öyle mi yaptın?


Soruyu henüz tamamlamıştım ki arkadan gelen bir ses cevapladı soruyu. Zehra ablanın eşi Kenan abinin sesiydi bu.


Kenan: Biz öyle yaptık.


O da elinde bir kupa kahveyle gelip oturdu yanımıza.


-Nasıl yani?


Kenan: İkimizde kendini fazla sorgulayan insanlardık. Düşüncelerde boğulurduk.


Zehra abla araya girdi.


Zehra: Öyle ki doğrular ve sanrılar sık sık birbirine girerdi. Ve her ikimizde en haklı, en doğru kendimiziz zannederdik.


Kenan: Zehra da bende hiç kolay yaşamlar sürmemiştik. Birbirimizi bulduğumuzda ise durum vahimdi.


-Nasıl? Ne gibi vahim?


Zehra: Doluyduk. Ve birbirimizi içten içe çok iyi anladığımızı hissetsekte, birimiz diğerinin üstüne gidiyordu.


Kenan: İçimizi kusuyorduk yani. O beni, ben onu işaret ederken aslında kendimizi anlatmaya çalışıyorduk.


-Neden doluydunuz?


Zehra abla cevaplamıştı.


Zehra:Yaşam elbette herkes için adil başlamıyor. Hatta bazen öyle zamanlarda, akla sığmayacak öyle anlar yaşamış oluyorsun ki; yaşadığının acı verdiğini anlayacak bilinçte bile olmadığın yaşlardayken içinde buluyorsun bu adil olmayan düzenin. Zihnin kapatıyor kendini, normalleştiriyor aklı sıra. Sonra sonra, acıyı tanıyorsun ama canını yakmıyor. Duygu ve düşüncelere boğulmuşken hissiyatsızlığı yaşıyorsun bir yandan. Çünkü sadece çıkar yol bulmaya çalışan, bunun tek çaresi olduğuna güdülenmiş bir fare gibi labirentin sonuna odaklanıyorsun.


Duraksayıp donuk bir ses tonuyla hissettiklerim dökülmüştü dudaklarımdan.


-Yani istem dışı acıyı kabullenip sindiriyorsun. Kabulleniş için hiç zaman bile tanımadan.


Kenan: Aynen öyle küçük hanım. Ve sonra doğrular, yanlışlar, tecrübeler yerini buluyor. Biz birbirimizin üstüne giderken aslında, kendi kendimizin üstüne gittiğimizi fark ettik. Yine buna benzer bir günde kumsala oturup, ufku seyrederken tüm kavgaların gereksizliğine dair saatlerce konuştuk. Huşu ve anlayışla dinleyerek bulduğumuz kendimizle yüzleştik.


Zehra:Ve yargılamadık. Acıyı böyle çözüp attık içimizden. Sende sakın ola ki farkındalığına vardığın hiçbir acını çözmeden bırakma. Ummadığın zamanlarda tanım bulamadığın huzursuzluklara dönüşerek çıkar önüne. İçerden yer. Yürü kendi üstüne, hesaplaş ve barış kendinle. Söküp at ki içinden, huşu seni bulsun.


   Ayna gibi hissetmiştim kendimi. Çünkü anlamıştım ki bana baktıklarında eski yansımalarını görüyorlardı.
Belki de yaşanmışın en önemli nedenlerinden biri bu olabilirdi. Konuşmadan yansımanı gördüğün birine samimiyetle ‘Seni anlayabiliyorum’ diyebilmekti…

Yorum bırakın