Eski rum evlerinin arasına doğru uzanan taşlı yollar öyle bir aşınmıştı ki, özel olarak cilalanmış gibi parlıyor ve her iki adımında bir ayağı kayıyordu. Önce sinirleri bozulur gibi oldu ama sonra komik gelmeye başladı bu durum. Hele ara ara yanından gelip geçen at ve eşekleri gördükçe onların bu taşlı yolda yürüyüşlerine hayran kalıyor, kendini ortama iyiden iyiye yabancı hissediyordu. Yol giderek daralmaya başlamıştı. Doğru yolda olduğundan emin olmaya çalışıyordu. “Yolun sonuna kadar git. Köşede ebruli renkli evin yanında daralan patika seni adrese götürecek.” dedikleri geldi aklına. Kısa bir süre sonra rengi artık zar zor seçilen, sıvaları dökülmüş ebruli renkli ve bahçe duvarları sarmaşıklarla bütünleşmiş evi seçebildi. Söyledikleri gibi sokağın son eviydi burası ve evin yanındaki zeytin ağaçlarının hemen altından devam ediyordu patika…
Zeytin ağaçları pek güzel görünmüştü gözüne. Belli ki oldukça yaşlı ağaçlardı.Gövdeleri anı doluydu sanki ve öyle ilginç kıvrımları vardı ki o yürüdükçe ışığın değişen açısına göre bambaşka ayrıntılar sunuyordu ortaya. Yaşayan heykeller, demek geçti içinden. Heykelin büyük ustaları Rodin, Michelangelo ve Dante geldi aklına. “Doğanın, yani toprağın, yağmurun, rüzgarın ve zamanın bu ortak çalışmasının karşısında nasıl da kıskanır ve aciz hissederlerdi kim bilir.”diye geçirdi içinden…Sonra saçmaladığını düşünmeye başladı ve adımları hızlandı.Patikanın sonuna yaklaştıkça karşılacağı durumun bilinmezliğinin kaygısı aklına olmadık düşünceler getiriyordu belli ki…
Aklı hep böyle çalışırdı zaten yani stresli olduğu anlarda başka düşünceleri harekete geçirerek bir nevi korumaya alırdı onu…
Kapıldığı düşüncelerin etkisinden kurtulmaya çalışırken daralan patikanın etrafına daldı gözleri.Kayalıklar ve kimi zaman güneşten sararmış otların arasından adeta şenlik yaratmaya çalışır gibi parlayan endemikleri fark etti.Gözlerine inanamıyordu;”Nasıl yani?” dedi yükselen sesi ve duraksadı. Bir dizi anı hemen karşısında canlanmaya başlamıştı; “Poleoendemik’ler, inanabiliyor musun dostum?” diyordu sırt çantasının altındaki ağırlıkta ezilmiş ama bulduğu endemik bitkinin heyrcanıyla yüzünde gülücükler açan eski dostunun samimi yüzü…
Onun, bu heyecanına ortak olmaya çalışsa da çoğu zaman anlayamıyor ve edindiği “anlamıyorsan da saygı duy”ilkesiyle hareket etmeye çalışıyordu.Değer atfettiklerine verdiği anlamı ancak böyle gösterebildiğini düşünüyordu ama bir yerde bir yanlış vardı çünkü sonunda hep kaybediyordu.Gözünde canlanan eski dostunun hayaline bir kez daha bakıp iç geçirdi.”Nedir o Paleoendemik?””Bir nevi evini kaybetmiş göçebeler dostum. Nesli tükenmekte olan bitki türü.Bir zamanlar dünyanın her yerindeyken, bozulan iklim şartları yüzünden artık sadece küçük alanlara sıkışıp kalmış yaşam mücadelesi veren nadide türler.”
O heyecanlı öğretiler hiç bitmezdi.Ne çok şey öğrenmişti ondan.Anıları duygularını öyle canlandırmıştı ki ağırlaştı vücudu ve olduğu yere çömeldi.Parmaklarını, mor ve beyazı harmanlamış naif bitkinin üzerinde dolaştırmaya başladı.”Onu buraya siz mi getirdiniz yoksa?”dedi.Aklı yine oyunlar oynayamaya başlamış yolunu uzatıyordu.Patikaya geri dönmeli ve adrese doğru yola çıkmalıydı…
…Uzatmanın alemi yoktu, bir an evvel yolu tamamlamalı ve olup biteni anlamalıydı.Onu bu adrese çağıran mektup hiç de arkadaşının tarzı değildi. İçinden yükselen merak ve arkadaşına duyduğu hasret öfkesini bastırıyor ama adımlarının ritmini de yükseltiyordu. Diğer yandan homurdanmaya başlayan sesi ayaklarına eşlik ediyor hatta daha da hızlanmalarına neden oluyordu; “Yıllar önce izini kaybettirip ortadan kaybolmakta ona göre bir davranış değildi ya…Her şeyi beklerim artık ondan…”
Önüne çıkan son rampayı bu hışımla aştığı sırada nefes nefese kalmıştı ki; karşısına yarı ahşap, yarı kerpiç, kapısı ince dantel gibi rengarenk resim ve sedeflerle işlenmiş sevimli bir ev çıkmıştı.Kapıya biraz daha yaklaşınca, parlayan sedef parçaların inci çiçeklerine dönüştüğünü fark etti.O an karışan aklı öfkesine yenilerek yumruklarını sıktı ve arkasını dönüp gitmeye karar verdi.Döndüğü anda ise karşısında duran uçsuz bucaksız ufuk çizgisinin maviliğinde sakinleşti gözleri. Ufuk çizgisine doğru kadeh kaldırıp, kimi zaman martıların çığlıklarına sayıp sövüp, az mı şiirler söylemişlerdi birlikte;
“Sitemli bir efkar içinde dalmış gözleri bin yaşla ufka,
Oysa nafile çığlıkları sağır kulaklara atmakta…”
demişti arkadaşı…
Geri dönemezdi, gidemezdi, gitmek için artık çok geçti ve belki de artık küskün kalacak kadar zaman harcama lüksleri yoktu…
Sorulacak sorular ve alınacak cevaplara göre söylenecekler sözler vardı.Büyük bir kararlılıkla kapıyı çalmak için elini kaldırdı ama sedeften inci çiçekleri gözüne tekrar ilişince cesareti kırılır gibi oldu ama hava da kalan kararsız yumruğunu kapıya vuramadan kapı açıldı. Yumruğunun ardında bir yüz aradı ama ses aşağıdan geliyordu. Tekerlekli sandalyesinden ona seslenen eski dostunun kelimeleri onu şaşkınlığa uğratmıştı;”Geç kaldın, yemek yapmıştım hatta üstüne çay bile demledim ama hepsi soğudu. E hadi ne duruyorsun girsene içeri.”
Cümlesini tamamlayıp arkasını dönerek içeriye yönelen arkadaşının ardından öylece bakakaldı. İşe bak sanki dün ayrılmışlar gibi konuşuyordu. Ya tekerlekli sandalye neydi öyle, ne olmuştu? Ayakları da, dili de tutulmuş hatta kolunu olması gereken yere yani vücudunun yanına dahi indirememişti.İçeri girmesi için arkadaşının onu tenkit eden ikinci seslenişinde biraz olsun çözülür gibi oldu ve eve girip kapıyı ardından kapatabildi.
Gözleriyle evi dolaşmaya başladı.Sol tarafta eski köy evlerindeki usülde yapılmıl bir şömine vardı ve etrafındaki duvar adeta bir zaman yolculuğu sunan fotoğraflarla doluydu. Öyle ki hafızasında giderek silikleşmiş bir çok hatıra ve yüz hemen karşısında duruyordu.Yıllarca kendini haklı hissettiren, öfkesini yükselten ve arkadaşını umursamaz bir rahatlıkla ortadan yok olmakla suçlayan halinin tutarsız olduğunu düşündürmüştü bu fotoğraflar.Onun zihninde silikleşen yüzleri, anıları, eski dostu canlı kanlı hergün karşısında tutuyordu.”Yo hemen yelkenleri suya indirme bakalım, zaten sevdiklerinin hatalarına bahane bulmakta pek bi başarılısındır” diyerek hesaplaşma duygusunu canlı tutmaya çalıştı.Özlemi o kadar çok artmıştı ki hiç kolay değildi bu duyguyla baş etmek.Onu böyle inişli çıkışlı duygularla boğulmaktan çekim çıkaran arkadışının sesi olmuştu yine;
“Buraya ilk taşındığım hafta yapmıştım o anı duvarını”
-Buraya taşındığın hafta mı? Taşındığın, tek kişilik konuşuyorsun?
-Öyle zaten.
-Nasıl yani? Peki, İnci?
-Dur, kafam karıştı.İnci Bursa’da değil mi?
-Asıl aklı karışan benim, ben ikinize de küfürler ettim bunca zaman.Birliktesiniz sanıyordum.
-Çünkü gönlün öfkeye sığınmayı seçti.
-Ne demek bu?
-Nefret ve öfkeye sığınmak, anıları acıları baskılamanın en kolay yoludur.Düşünmeni engelleyen uyuşturucu gibi…
-İşe bak, bunca zaman gittin diye sana kızdım ama kaldığım yerde sizden giden benmişim.Bedenin gitmesiyle gitmek olmuyor, sen herşeyi, hepimizi yanında taşımışsın ve de yaşatmışsın.Bunca yıl geride bırakılan olduğum sanrısında, şu fotoğraflardaki anılar ve yüzler belirsizleşmişti aklımda.Gitmekle gitmiş olmuyorsun, kalmakla da kalmış…
Tekerlekli sandalyesini anı duvarına doğru süren arkadaşı bir an duraksadı ve aniden ona doğru döndü.Yüzünde hüzün, sesinde kinaye ile;
-İnsan öfkesini en çok kendine acımayla besliyor değil mi?,dedi.
Sözler ağırdı ama canını yakmıyordu,haklıydı. Yine de gözlerini kaçırma arzusu duydu.Bunun için hazır değildi henüz.Şu sandalye de niye oturduğunu sormak istiyordu ama alacağı cevaptan korkuyordu.Ne kadar zamandır böyleydi.Peki ya İnci, o neredeydi?
-Sessizlik onaylamaktır dostum.Hatırlıyor musun bu sözü. Senden öğrenmiştim.Yıldız tepede, bir gün batımını seyre dalmıştık ve sorduğun soruya cevap veremediğimde bu cümleyi kullanmıştın. Sonrasında da çorap söküğü gibi olayların ardı arkası kesilmedi zaten.
-Her şey o cevapsızlıkla başladı.
-O gece bir şiir okumuştun daha doğrusu o anda uydurmuştun. Benim cevapsızlığım başlatmış olabilir söküğü ama gitme kararını vermemi sağlayanda bu şiirdi;
“Şu diyarın uzaktantakinden nedir farkı,
Ruhu seyyah eylemekten başka,
Ayak diplerinde olupta özlemekten gayrı,
Uzaktayken özlemek daha kolaydı.”
Ayak diplerinde olupta özlemekten gayrı,
Uzaktayken özlemek daha kolaydı.”
-Bu satırlar bir dilek gibiydi adeta…
Yine sustu arkadaşının söylemleri karşısında.Haklıydı, o zaman onlardan uzak kalmayı dilemişti kalbi. Ama bu şekilde değil. “Giden ben olmalıydım” diye geçirdi içinden, fakat sesine dökemedi düşüncesini. Gözleri arkadaşının otırduğu sandalyenin tellerine takıldı ve sesi titreyerek içini yoran merakı serbest bıraktı;
-Bu, bu nasıl oldu?
Arkadaşı göğüs kafesini kocaman şişirerek derin bir nefes aldı. Öyle derin bir nefesti ki bu, serbest bıraktığında oda buz kesmişti sanki.
-Önce otur istersen. Böyle tepemde dikilerek dinlemeyeceksin herhalde.
Arkadaşının söylemini bir nevi emir telakki etmiş gibi hızla yerine getirmek için oturacak yer arandı.Hemen arkasını döndüğünde şömine ve pencere arasında duran koyu haki yeşil kadife koltuğa teretdütsüz oturdu ve hazırım anlamında gözlerini arkadaşının yüzüne dikti.
-Beni bilirsin dağ bayır nesli tükenmekte olan endemikleri ya da başka bitki türlerini arar dururdum. Bu sarp yamaçlara da onlar çekti beni aslında.Tabii sadece onlar değil, biraz yalnız kalma arzusu, biraz kafa dinlerim kendimi bulurum arzusu. Ama işin tuhaf tarafı yalnızlığın tadını alınca biraz daha uzatası geliyor insanın.Başta böyleydi sonraları şu gördüğün hale gelince zaruriyete dönüştürdüm aklımca. Neyse uzun lafın kısası inci çiçeklerini bilirsin, dağlık yerlerde olur. Bir gün aklımın bana oyun oynayıp yarattığı hayali bir hayatın filmine öylesine kaptırmışım ki kendimi, ne kadar yol aldığımı, ne kadar yükseklere çıktığımı anlamamışım. Kendime geldiğimde enfes bir manzaraya bakıyordum. Kıvrım kıvrım uzanan yeşil bir vadi, kar beyaz pamuk gibi bulutların yer yer oynaştığı derin mavilikler, kanatlarım olsa uçabilecekmişim gibi hisssettiriyordu.Öyle dalmışım ki saati fark etmemiştim, geç olmuştu bir an evvel geri dönmeliydim, aksi halde karanlığa kalacaktım ve bunun için bir hazırlığım yoktu yanımda.Tam dönüş yoluna geçtiğim sıralarda onları yani inci çiçeklerini gördüm. Sarp kayalıkların arasında rüzgarla birlikte nasıl narin dans ediyorlardı anlatamam.Onlara daha yakından bakmak istemiştim ama başım döner gibi oldu ve ayağım kaydı.
…-Kayan sadece ayağım değildi gördüğün gibi…
-Sonra ne oldu?
-Bir süre kendimde değildim sanırım.Tek hatırkadığım ve belki son kez hissedeceğim bir sıcaklığın belimi sardığıydı.Neden sonra çalan telefonun sesine gözümü açtığımda kollarımı zar zor oynatabiliyordum. Arayan kimdi biliyor musun?
-İroniye bak şimdi arayan İnci’ydi.
-O mu yardım etti sana?
-Hayır. Açmadım telefonu ama doğrusu uyandırdığı için içimden teşekkür etmedim değil hani…
-Yahu çıldırmışsın sen!Böyle bir durumdayken nasıl açmazsın?
-Olmuş bitmiş bunu mu tartışacağız şimdi? Geç bunları.Neyse sonra bayılmadan önce jandarmayı aradım ve gerisini az çok tahmin edersin ki teferruat.
-Söyleyecek söz bulamıyorum şuan ama biliyor musun az önce söylediğin doğru; hani şu öfke ve kendime acıma hakkındaki… Benden farkın yokmuş diyeceğim de, daha fazlasıymışsın meğer. Oğlum biz ne yaptık böyle?
Kısa bir süre öylece birbirlerine baktılar ama gördükleri kesinlikle şuan değildi. Fırat, oturduğu koyu haki yeşili koltuktan kalktı ve evin ortasına doğru yürüdü.
-İçecek bir şeylerin var mı?
-Olmaz mı?
-Öyleyse kuralım çilingir sofrasını, belli ki devamı ayık kafayla gelmeyecek…
Günün tüm ağırlığını sırtlanmış akşam, kızılın onlarca tonuyla karanlığa karışmadan hemen önce penceren içeriye sızıyordu. Şöminenin önüne kurdukları çilingir sofrasını yanan ateşin sesi ve eski radyodan yükselen Neyzen Peşrev-Neyzen Aziz Dede nin hicaz bestesi dolaşıyordu. Tunç, bundan yana çok memnundu zira çok severdi hicaz şarkıları.Hangi duygu halinde olursa olsun kulağına çalındığı anda huzur sarardı içini. Hoş Fırat’ın da ondan kalır yanı yoktu. Ergenliklerinde ilk içtikleri biradan bu yana kaç efkarı hicaz eşliğinde birlikte dağtmışlardı kimbilir…
Hava iyice kararmış, akşamın ayazı açık pencerenin perdesinden sıyrılarak, masada yanmakta olan mumları ürkütüyordu. Eski radyodan yükselen Zeki Müren’in seslendirdiği hicaz şarkı; Hazan ile geçti gülşen-i büstan’a, kadeh tokuşturan iki eski dostun sesi karşıyordu.
.
Hazân ile geçti gülşen-i bûstan
Eyler şimden geri var garip garip
Harâba yüz tuttu bezm-i gülistan
Ağla şimden geri var garip garip.
.
Hançer-i feleğin ucu ciğerde
Gittikçe artıyor yâre bu serde
Diyâr-ı gurbette tutuldum derde
Gel tabib yâremı sar garip garip.
.
Emrah bizim elin gonca gülleri
Açılmıştır öter dost bülbülleri
Ben garip ser-gerdân gurbet elleri
Eylen şimden geri vur garip garip
.
Tunç iyiden iyiye efkarlanmış olsa gerek ki, kadehini bir dikişte bitirdi ve hışımla masaya vurdu.
-Eh be Sadettin Kaynak, ne güzel bestedir bu. Doğru değil mi Fırat? Geçti gençliğimiz şaşkın ve başı dönmüş…
-Öyle dostum, anlayamadık. Kaptırdık kendimizi zamana ve kendi yalanlarımıza kandık.
-Evet, kaderin hayal gücünden daha zekiyiz zannettik kendimizi.Bazen düşünüyorum da; hissettiğimiz gibi yaşasaydık, neler farklı olurdu. Belki ben tekerlekli sandalyede oturmuyor olurdum, hatta sevdiğim kadınla birlikte çocuklarımızı büyütüyor olabilirdim.Ha sen nefret ederdin o kesin.
-Bundan nasıl bu kadar emin olabilirsin? Bir tek fedakâr sen misin?Belki sizin adınıza mutluluk duyardım.
-Sanmıyorum.
-Her şeyin doğrusunu sen bilirsin zaten.
-Yanılıyorsun dostum.O zaman böyle düşünmeyecektin.
Cümlesini bitirken hatıra duvarına döndü ve eliyle; Fırat, İnci ve kendisinin olduğu fotoğrafı işaret etti.
Belli ki lise yıllarından bir fotoğraftı.Üzerlerinde okul formaları vardı. Ortalarında duvarın üzerine oturmuş olan İnci, gri jilesi içinde ayaklarını bileklerinden birbirinin üzerine atarak kilitlemiş ve kızmızı yanakları, neşe içinde gülümseyen dudaklarıyla yukarı doğru toparlanmış parlıyordu.Tunç ve Fırat ise iki yanında durmuş duvara yaslanmışlardı.Fakat İnci’nin aksine, ikisi de gülmüyordu.Tunç, kinayeli bir sesle arkadaşına döndü;
-O günü hatırlıyor musun eski dostum?
*9*…-Hatırlıyorum elbette, dedi Fırat ve gözlerini bir kez daha kaçırdı arkadaşından.
Tunç, bu işin peşini bırakmamaya kararlıydı.Onu yanlış düşünceleri ve kendisiyle yüzleştirecekti.
-Hayır, hayır! Kaçırma gözlerini. Hadi bir kere de birlikte tekrar analım o günü.
Fırat’ın yüzü kızarmaya başlamıştı ama utançtan mı, öfkeden mi, anlamak güçtü.
-Anmayalım lütfen. Çok toyduk, cahildik.
Tunç, onu hiç duymuyormuş gibi devam etti konuşmaya;
-Son dersten hemen önceki teneffüstü. Okul bahçesinin sol tarafındaki üzeri asmalı kamelyada konuşuyordum.Biliyor musun o gün ilk kez cesarete gelip duygularımı açmıştım orada.Utanmıştı ama elini elimin üzerine koyup; “bende seni çok seviyorum”demişti. Sonra kaçıp gitti.Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başlamıştı.Tüm dünya üstüme gelse, yıkamazdı sanki.Ta ki, büyük bir neşeyle oradan kalkıp okulun yan girişine doğru giderken, yakamı toplayarak duvara yapıştıran ellerin araya girene kadar.Gözlerin öylesine dönmüştü ki, beni dinlemeden sadece bağırıyordun.”Ne yaptın kıza, ne söyledin öyle kaçtı?Hem niye elini tutuyordun?” O an anladım, onu seviyordun. Bana hakaret etmeye başladığında, dayanamayıp sövmüştüm sana.”Ne yapacaksın, suratımı mı dağıtacaksın?Beni öldürecek misin?” diye üzerine geldiğimde, her şey aklıma gelirdi de, bana bıçak çekeceğin aklıma gelmezdi. Bu arada sahi o bıçağın sende ne işi vardı?
-O gün senin doğum günündü unuttun mu? Sana pasta almıştım, kantinde saklıyordum. Güya son derste sürpriz yapacaktım.
-Hadi ya… Sürprizin alasını yaptın. Ayrıca doğum günümü unuttun diye de içerlemiştim ne yalan söyleyeyim. İşe bak doğum günü için olan bıçak, neredeyse pasta yerine beni kesecekti.
-Tamam bir an hayal kırıklığı ve öfke yaşadım ama bunu asla yapmazdım. Senin canını asla yakamazdım.
-Evet ama o olay hep aklımda kaldı. Hani “belki sizin adınıza mutlu bile olurdum” demiştin ya; olmazdın,olamazdın. Hem o olay, hemde şu cümlenin başında kullandığın belki isbatı. Belki, kendini yalanlamaya çalışmanın şahıdır. Aslında, asladır…
Fırat, içten içe onu haklı bulmuş ve ne diyeceğini bilememişti. Kadehe uzanmakta buldu çareyi…
*10*…Tunç, Fırat’ın boşalan kadehini tekrar doldurdu.
-Yavaş git biraz zira konuşacaklarımız uzun ve gece kısa gelebilir…
-Konuşmak, neyi değiştirecek.Zamanı geri alamayacağımıza göre.Hesaplaşmak mı arzun?
Sende süper masum sayılmazdın.
-Haklılık arama peşinde değilim.Öncelikle bunu anlamalısın.Zamanı geri alıp olanları değiştiremeyeceğimizi bende biliyorum ama konuşmamak yok saymak bugünü ağırlaştırıyor. İnsanın canını en çok bu yakar yaşlandıkça, yakıyor demek daha doğru. Yani söylenmemiş sözler yakıyor ve insanın içinde giderek ağırlaşan bir burukluk oluşturuyor.
-Onaracağımız bugünümüz aslında diyorsun.
-Bugün hissettiklerimizi geride bırakamadığımıza göre… Geç olsa da yarım kalmış cümleleri tamamlamalı ki; geçmişi, geçmişe emanet edebilelim.
-Haklısın ama masa da eksik yok mu sence.
-Ben senin yanında zannediyordum.Kimbilir nerede?
-Bulabiliriz, dur bakayım. Aklıma biri geliyor, onun nerede olduğunu kesin biliyordur.
-Kim?
-O en çok kiminle sahil yürüyüşü yapmayı severdi?
“Ahiretliğim benim”derdi.
-Sultan! Tabii ya…
Tunç daha Sultan’ın ismini hatırlamaya kalmadan, Fırat telefonu kulağına götürmüştü bile…
-Alo, Sultan merhaba ben Fırat. Kusura bakma seni bu saatte rahatsız ettim ama İnci’ye ulaşmam gerek.
Fırat’ın alnındaki çizgiler kasılmıştı, çenesini sıktığı yanaklarının hemen altında yükselen kaslardan anlaşılabiliyordu.Dudakları titremeye başlamıştı ve sessizliği uzun sürdüğü için telefonun arka fonundan gelen Sultan’ın sesi duyulur olmuştu.
-Alo Fırat, alo…İyi misin? Üzgünüm benden duy istemezdim.
Tunç ise Fırat’ın yüzünü gördükçe iyice meraklanmış hatta endişe duymaya başlamıştı.
-Fırat, ne olmuş? Söylesene be adam…
Fırat donup kalmıştı ama gözlerine yerleşen ifade Tunç’u ürkütmüş ve susturmuştu. Usulca telefonu bırakan Fırat, sessizce arkasına yaslandı. Gözlerinin aksine, anlamsızlık dolu bir ifadeyle katılaşmıştı yüzü. Gözlerinde sırasıyla öfke, gözyaşı, umutsuzluk, pişmanlık dolaşıyordu sanki. Tunç onu okumaya çalıştıkça kafası karışıyordu. Odanın içinde camdan içeri sızan rüzgarın fısıltısı vardı sadece. Neden sonra başını kaldırıp Tunç’a baktı.
-Hayatına insanlar girer ve bir an gelir çok önemli bir yer kaplarlar. Çok değer verirsin ama sen tam bu değeri hissettirirken bazı davranışlar gösterirler ve aniden içinde tuzla buz olur o değer. Buz gibi olursun.Gözünden de, gönlünden de düşüverirler. İten sen değilsindir, davranışlarıyla bunu kendilerine kendileri yaparlar. Bu herkesin başına gelebilir ama esas altını çizmek istediğim acı olan şey; buna alışmış olmak.Gidenlerin ardından hiç bir şey hissetmiyor olmak.İçinde insan olduğunu hissettiğin o burukluğu artık yaşamıyor olmak…
-Sadede gelir misin? Ne anlatmaya çalışıyorsun?
-Benim içimde bir tek kişinin gidişinin burukluğu dinmemişti ve artık bunu ona hiç söyleyemeyeceğim. İnci’yle bir gün yüzleşme umudu beni canlı tutan son burukluktu. Artık yok!
-Sen, sen ne diyorsun?
-Artık yok diyorum. O artık aramızdaki hayalet diyorum… O artık aramızdaki üçüncü kişi diyorum…
Tunç kısa bir süre yumruklarını sıktıktan sonra bir hışımla sandalyesinin tekerlerini asılmıştı ve bir kaç metre ilerde duran radyoyu susturdu. Radyonun altındaki dolaptan bir taş plak çıkardı ve antika pikabın iğnesinin altına yerleştirdi. Odayı esir almış rüzgarın üzerine Makber’in giriş taksimi yayıldı.
-O zaman masaya üçüncü kişi içinde bir kadeh koyalım, diyerek Fırat’ın karşısına geçti. Fırat daha fazla dayanamamıştı ve bir kaç damla süzülmüştü yanağının üzerine. Taş plakta Hafız Burhan kalbine işleyen nağmeleri sözlere döküyordu;
Heryer karanlık
Pûr nur o mevki
Mağrip mi yoksa makber mi Yarab
Mağrip mi yoksa makber mi Yarab
Kabri çiçekten
Bir türbe olmuş
Dönmüş o türbe bir haclegâhe
Dönmüş o türbe bir haclegâhe
Dönmüş türben bir haclegâhe
Aç koynunu aç ma’ şukanım ben
Aç koynunu aç ma’ şukanım ben
Yorum bırakın