Tüm camları denize nazır eski ahşap işlemeli ve neredeyse kendisi ile yaşıt olan bu denizci kahvesini çok severdi. Kullanılan ağacın cinsinden mi kaynaklanıyordu bilinmez ama kendine has bir kokusu vardı ve bu koku denizden yükselen iyot kokusuyla karışınca zihninde bir yerlere dokunuyordu. Bu kokuya çay ocağından yükselen buhar ve çay kokusu da eklenince, evindeymiş gibi hissettiriyordu ona. Neden sonra usulca açtı büyük camlı ahşap kapıyı. İçeri adımını atar atmaz tanıdık bir ses karşıladı onu.
-Yatak mı battı? Ne işin var sabahın köründe?
-Sana da günaydın.
-Güneş batmadı ki bana, gün aysın. Tüm gece ayakta… Gerçi suratının haline bakılırsa…
Dedi ve susup uzaklaştı çaycı Necdet. Az sonra elinde iki fincan kahveyle geldi ve Timur’un karşısındaki saldalyeyi çekip karşısına oturdu.Çok eskilere dayanıyordu ahbaplıkları, aynı sokağın, aynı okulun çocuklarıydı.
-Ben kahve istemedim ki.
-Geceyi uykusuz devirmiş iki kişiyi ancak kahve açar. Ha bir de kahvenin sohbeti daha koyudur, telvesinin yoğunluğu dili çözer bazen.
Necdet anlamıştı Timur’un hali hal değildi. Gözlerinin feri kaçmış, yüzündeki çizgiler derinleşmiş ve başı omuzlarının arasına gömülmüştü. Oysa o baş hep dik bakardı etrafa, haşmetli ve de bir parça küstah.
-Ee anlat bakalım sabahın ilk ışığında ne attı seni bu taraflara.
-Anlatacak çok fazla şey yok aslında.
-Seni yeni tanımıyorum Timur efendi.
-Bizim mahallenin arka tarafındaki tepeyi aşan patikadan, Kızılsavan kayalıklarına giderdik hatırlıyor musun? Birgün kim daha güçlü, kim daha cesur diye tartışmaya başlamıştık. Ne akla hizmetse o aptal kayalıklardan atlamak üzere iddiaya girişmiştik. Sen ve Turan atlamıştınız ben ise korkup eve kaçmıştım. O akşam mahalleden sesler yükselmeye başlamıştı ve cama çıktığımda anneni görmüştüm. Korkmuş, endişe içinde ağlıyordu. Necdet ve Turan ortada yoktu. O an korku, üzüntü ile karışık bir iğrenme duygusu sardı içimi. “Ya onlara bir şey olduysa” düşüncesi beynimi kemirmeye başlamıştı ve kendimden iğrenmiştim. Sizi orada bırakıp kaçmamalıydım. Utanarak gittim annenin yanına, olup biteni anlattım. Yüzüme öyle kötü bakmıştı ki anlatamam. Bit kadar olmuştum karşısında. Turan’ın kolunu kırdığını ve o kayalıklardan çıkacak yer bulamayacağınızı nereden bilebilirdim ki. Ertesi gün sağlık haberleriniz geldi ama ben artık ne güçlü, ne cesurdum. O gün yemin etmiştim, asla zayıflık göstermeyecektim bir daha. Güçlü olmak için ne gerekiyorsa yapacaktım.
-Çocuktuk Timur,nereden bileceksin. Bizim yaptığımız yanlıştı, kaldı ki sen her anlamda güçlü bir adamsın. Bugün geldiğin noktaya bir bak.
-Geldiğim noktaya bakıyorum… İşte sorun da bu zaten… Öyle güçlü olunmuyormuş Necdet, bu şekilde cesur olunmuyormuş…
“Arkası yarın”…
