
Değişimin her türlüsünün en iyi tanığı tarih olsa gerek dediğim an dün gibi aklımda. Değişime bakış açımı mercek altına aldığım gün.
Aile ile birlikte çıkılmış bir piknik programıydı. Nereye gideceğimizle ilgili pek bir fikrim yoktu. Deniz kenarı olduğunu biliyordum sadece. Çocukluk işte, denize girme hevesiyle araba durur durmaz kardeşim ve ben sararmış otların arasında, dar bir patikadan deniz kenarına inebilmek için koşmaya başlamıştık. Çalılıkları ve küçük bir tepeyi aşınca karşımıza çıkan manzara karşısında büyülenmiştim.
Önümüzde kocaman bir kent yatıyordu. Yıkık dökük bir kısmı ayakta ama yorgun. Surlarla bölünmüş. Surların bir bölümü karşı dağın tepesine kadar uzanıyordu. Denize girmek için duyduğum sabırsızlık geçmiş bu yorgun kentin sokaklarına duyduğum merakla yer değiştirmişti.
Tiyatrosu, iki katlı halk hamamı, odeonu, mezarlıkları milyonlarca hikâye ile doluydu. Gözlerimle bakmak yetmiyordu. Duvarlarında, işlenmiş taş sütunlarında ellerimi gezdiriyordum. Belki bir enerji burada ki yaşamı hayal etmeme yardımcı olabilirdi.
Aklın alması çok güçtü. Yabani bitkilerin hâkimiyet kurduğu kentin sokaklarında dolaşırken bir tabela çıktı karşıma. Bu şehrin adı ‘ANEMURİUM’ du. ‘RÜZGÂRLI YER’ ya da ‘RÜZGÂRLI BURUN’ anlamına geliyordu.
Dış surlar nekropol (Nekropolis) yani ölü şehri denilen mezarlıklar, iç surlar ise asıl yerleşim yeriymiş. Helenistik dönem ve orta çağa ait birçok yapı bir aradaydı. Mezarlar ince ayrıntılarla işlenmiş birer sanat eseri gibi olsa da ürkütücüydü. Doğumlar, ölümler, savaşlar, mutluluklar, umutlar. Ne çok hayat geçmişti.
Hititler, Romalılar, Persler, Bizanslılar birçok prenslik kurulmuştu. Persler ve Araplar tarafından saldırılara uğramış, savaşlar, baskınlar ve üstüne bir de çok büyük bir deprem yaşamışlardı. Selçuklu ve son olaraksa Osmanlı İmparatorluğunun himayesine geçmişlerdi. Tam olarak yirmi beş kuşağın kalıntılarını saklıyordu bağrında Anemurium, Rüzgârlı burun kenti.
Çocukluğun verdiği hayal gücü olsa gerek, şehir bir anda eski ihtişamlı haliyle yükseldi sanki gözümün önünde. Büyülü bir melodi ve insan sesleri geçti rüzgârla kulağımdan. Kısa bir an sonra tekrar döndüm zamanıma ve yıkıntılar arasına. Hayali belki ama hızlı bir zaman yolculuğu. Nereden nereye. Kim bilir onlarda ne kadar korkuyordu değişimden. Her şeyin olağan haliyle kalmasını, değişimin belirsizlik kaygısı ve mücadelesi yerine tercih ediyorlardı. Fakat değişim kaçınılmazdı. Teslim olmamalıydı belki ama direnmeninde bir manası yoktu.
Değişimin birçok çeşidi vardı elbet. Bireysel, toplumsal değişimler. Ne kadar çeşitli olursa olsun sonuç değişimin varlığı ve kaçınılmazlığıydı. Zaman denilen soyut kavram ve insan bir şekilde ortak olup tetikliyordu değişimi. Kişilikler farklılıklar eninde sonunda dokunuyordu birbirine. İnsan düşünüyordu, gelişiyordu, egosu ve hırsları vardı.
‘ Bu sonuç kaçınılmaz değişimden korkmamalısın’ demiştim kendi kendime. Çünkü sen ne kadar yerinde sabit kalmaya çalışsan da, dışarısı yerinde kalmayacak. Ve bir şekilde seni de dahil edecek. Dahil etmese bile yerinde saymaktan ve aynı tekrardan bir şekilde kişi kendi yorulacak. İnsan sürekli değişim halinde öyle veya böyle. O halde değişimi yönetmeyi ve yön vermeyi öğrenmeliydi.
Değişim deyince en olumsuzu düşünmekten vazgeçip, dokunulmazlığı olan değerleri belirleyip koruyarak ileri adımlar atmak, sağlıklı, akılcı ve kalıcı değişime odaklanmak gerekliydi.
Ancak değişimle uyumlu ve barışık olmak, yön vermek, olgun, huzurlu, medeni bir birey ve toplum yaratabilirdi.